1 Şubat 2017 Çarşamba

FORKLİFT ARKASI SÖZ

FORKLİFT ARKASI SÖZ

Bir şeyler okumak niyetiyle geldim esasında bir cafeye. E'nin üzerinde şapka olsun isterdim mesela :) Burada yazarken mekan adı verince reklamdan ceza yemediğimiz için oturduğum cafenin Starbucks olduğunu söyleyebilirim. Starbucks'tayım canlar, evet evet yalnızım. Şaşırmayın yapıyorum arada. Depresyonda olduğumdan değil, yazıyorum okuyorum :) Esasında bir saat kadar sonra arkadaşım gelecekti, ben de erkenden gidip çıkardım kağıdı kalemi. O gelene kadar etrafı gözlemlemeye karar verdim. Göz ucuyla bakıyordum, milletin ağzına kadar girip sapık gibi görünmeyeyim diye.

Ortada bir grup genç ders çalışıyordu ama istemiyorlardı, çok net belli. Bir diğer masada bir çift oturuyordu, kız daha baskındı ve tartışıyorlardı. Çocuk sus pus kızı dinliyordu, tarlası yanmış gibi oturuyordu. Erkek egemenliğine hayır diyen koca bir kitle vardı fakat bu durum da hoş değildi. Hayattaki her şey sakince konuşulup halledilebilirdi. Bir zamanlar küçücük de olsa değer vermiş olduğun biriyse tabi. Öbür türlü çıkar haydarı döv, ona lafım yok. Kavga iyidir, seyretmek de iyidir, can kaybı olmadığı sürece :) Neyse konumuza dönelim. Ulan siz şu an kavga ediyonuz da 2 gün önce öpüşüyordunuz. Ne yaşamış olabilirsiniz ki insan içinde kavga ediyonuz? Gidin evinize, hem belki sonunda sarılırsınız. Ya da çık sokağa bağır kardeşim. Yani bana kalmadı tabi bunları söylemek de amaan neyse.

Bir diğer masaya geçiyorum. Tam sağ çaprazımda bir çocuk yalnız oturuyordu. Bariz mutsuzdu. Sonra bir telefonu çaldı, tamam bekliyorum dedi kapattı. Hüzün vardı sesinde. Bir kız geldi 5 dakika içinde, çocuğun masaya oturdu. Çantasından minik bir kutu çıkardı. Eyvahlar olsun bildiğin bir ayrılık yaşanıyordu, bakma Ezgiiii bakma, eğ başını önüne. Bir ayrılığın resmi bitişine şahit oluyordum. Ben bir şeyler yazacağım diye mi böyle olaylar oluyordu? Eğer öyleyse vallahi bir daha yazmayacağım Allah'ım. Adeta hüzünlendim arkadaşlar, tamam ben hayatımda hep action olsun istiyor olabilirim ama sonu mutlu bitsin. Çok naif bir ayrılışıtı, tokalaşmadılar bile bırak sarılmayı. Kutuyu verdi. Kendine iyi bak dedi ve gitti. Arkadaşı arayayım da gelmese mi acaba? Zira hayat bir anda normalde dönecek. Bir kız geldi sonra, taş gibiydi hatun. Geldi masa var mı diye baktı, masa yoktu, dışarıya oturdu. Üşüyecek beybisi ya :)

Arkadaşlar, hayatın bize getirdiklerine bambaşka şekillerde cevaplar veriyoruz. Bu ne demek? Şu demek oluyor ki belki A yolundan gitsek mutlu olacağız ama biz B yolunda gidip üzülüyoruz. Yolların sonunda ne olacağını baştan bilmiyoruz çünkü. Tamamen yaşayarak öğreniyoruz ve emin olun hatalarımızdan ders falan da çıkarmıyoruz. Bile bile B yolunda gidebiliyoruz defalarca. Ya hiç yapmayacaksın ya da deli gibi üzülüp çekeceksin cezasını. Bla bla.

Edebiyat parçalayan yetişkin bir Ezgi'nin acı dolu dramını dinlediniz :) Bir çok şey çok gereksiz, bir çok şey çok saçma kelimesinin bile hafif kalacağı cinsten gereksiz. Bu saçmalıkların içinde mantıklı üç kuruş bir şey çıkartana kadar canımız çıkıyor. Peki bunca çile neden? Konforlu hayat yaşamak için. Konforlu hayat yaşamak ne demek? Koltuk konforu değil tabiki de canım. Sevdiğin birileri olacak, hayatında istediğini şeylerin minimum yüzde sekseni olacak ve tüm bunlar olurken de mutlu olacaksın. Tabii tüm bunlar gökten zembille inmiyor. Emekle oluyor, çabayla oluyor. Peki nedir emek? Emek bir nevi sevgidir. Mesela işinizi sevmezseniz gününüzün minimum sekiz saati boktan geçer. Hayatınızdaki insanlardan birkaçını sevmezseniz gününüzün minimum iki saati boktan geçer. Ulan ben bu insanı hayatımdan nasıl çıkaracağım diye taktikler geliştirip durursunuz. Taktik maktik yok, bam bam bam sonuçta. Nedir bam bam bam? Elinin körüdür Ezgi :) Bilmediğim beş vakit namaz modunda takılıyorum da inşallah beni bir gün dövmezler. Sonuçta canım kendim. Kendini seven insanları diğer insanlar pek sevmez. Ama unutmayın ki kendini sevmeyen başkalarını hiç sevmez. Bunu çerçeveleteceğim bir ara. 

Saygılar, y'akşamlar

                                                                                                                      Ezgi COŞKUN

11 Kasım 2016 Cuma

GÜNÜMÜZÜN SLOGANI - Hep Daha Fazlası

GÜNÜMÜZÜN SLOGANI - Hep Daha Fazlası

Hello again,
                                                                                                                                                                 
Merhaba Türkiye, merhaba Mahmut abi, merhaba her sabah aynı otobüse bindiğim ve selamlaştığım halk, sana da merhaba adını Eyşan koyduğum kedi.

Uzun bir aradan sonra tekrar sizlerleyim. Fakat ne sitem ettim be bu süreçte, ne atarlar yaptım. Kavga da ettim bol bol. Bu kez yazımda biraz kendimden bahsedeceğim. Girişleri hiç yapamıyorum onu farkettim. Yani esas giriş coşkulu, harika hatta efso ama konuya giriş kısmında problemlerim var. Genelde yaşanan olayları da anlatmayı beceremem, dakikasında sonunu anlatırım, heyecanı kalmaz hiçbir şeyin. Gelişmede bayağı bir yardırıyorum. Neyse ki sonuç kendiliğinden çıkıyor. Kendimden bahsetmeyi çok sevmem esasında. Durup dururken kendimle alakalı bir şey anlatmam. Haa konusu açılır, biri bana bir şey sorar işte o zaman da kolay kolay susmam. Genelde ben konuşurken karşımdakiler sürekli güler, kim olursa olsun. Çünkü ciddi olamıyorum. Çünkü en ciddi mevzunun ortasına bile bir komiklik şakalık serpiştiriyorum. Tavuğa buğday atar gibi, baharda kuşlar gibi.. Çünkü canım sıkılıyor, maymun iştahlılık değil ama. Çünkü sıkıldığım şeylere bir süre ara verip sonra yine tutkuyla bağlanabiliyorum. Zevklerim hep aynı sadece süreleri değişkenlik gösteriyor. Mesela ciddi kitap okurum, gerçi sadece kitap değil ciddi okurum. Ama bazen bir iki ay elimi sürmediğim olur kitaplarıma. Film izlerken sıkılırım, çünkü çok uzun geliyor. Yahu 2 saatte neler yapılır siz biliyor musunuz? Sadece tek bir şeye odaklanamıyorum.Hatta bir sene öncesine kadar istisnasız izlediğim bütün filmlerin ortası bende iptal. Sebebi ise uyumam. Çünkü yetişkin bir Ezgi 7/24 uyuma potansiyeline sahiptir. Dışarıdan bakınca hep enerjik durumdayım. Hatta alenen bu halime çok özenenler olduğu söylendi. Gözlerim fıldır fıldır, kafamda ne tilkiler dolaşıyor, ama gel gör ki düğünde bile uyuyabilirim, hem de sandalyeleri birleştirmeden.. Böyle bir içim geçiyor ki sormayın. Birkaç defa otobüste kafam düştü de milletin gülmesine uyandım..

Bu arada düğün demişken; düğün sevmem, kına sevmem, dış mekan fotoğraf çekimini sevmem, iç mekan boyamayı sevmem, tanımadığım insanları mıç mıç öpmeyi sevmem, canım yaaa hiç öpmiyim modundayım :) Kına hariç hepsini yaptım, lanet olası gelin başı da dahil. Ben bir gün bütün herkesin bu aktivitelerden vazgeçeceğini umarken, bir de hamamlar, organizasyon şirketleri çıkardılar başımıza. Kısaca millet kafayı yemiş. Ulan hamam deyince bana fenalık basıyor, siz n'apıyonuz.  Çıplak çıplak, et et, ıyyy. Bekarlığa veda falan yapıyorlar. Eğleniyorlar. Çok mu küfür yiyeceğim bilmiyorum ama ben buyum, yalan konuşamam, sevmiyorsam sevmiyorumdur. Bekarlığa veda demişken baby showerlara ve doğum günlerine sıçrıyorum hemen. Siz manyak mısınız? Doğmamış bebeğe niye don biçiyonuz? Bir doğsun sonra ne yaparsan yap demek çok isterdim ama yapma kardeşim gösterişini, hiç yapma, bir kez olsun kendi eğlencen için çocuğu sıkma. O çocuk var ya hani senin çocuğun, senin yüzünden isilik oluyor. Arkadaşın Aybike yaptıysa senin neyin eksik ama değil mi? Binlerce para harcayıp kocalarınızı sinir hastası yapıyorsunuz, ya da kılıbık. Bu işin tek güzel tarafı bir şeyler yemek. Ama tiki concon kanepelerden bahsetmiyorum. Ulan biri de baby shower da cantık ayran vermiyor ki anasını satıyım. Yetişkin bir Ezginin bir başka özelliği de hayvan gibi, camıştan bozma yemek yemesidir. İnanmadığınızı ve bana uyuz olduğunuzu biliyorum ama bana inanmanız için yapabileceğim tek şey beni yemek yerken görmeniz. Size şu kadarını söyleyeyim, babam ben evlenirken rızkımızı yiyon git kurtulalım dedi. Sonra çok alakasız bir zaman diliminde yine aradı ve evlendin evleneli para biriktiriyorum dedi. Ağlıyım mı güleyim mi bilemedim ama benim gibi çok gülen biri bu konuda ağlamayı tercih etti. Değişik bir babam, kafası bambaşka taraflardan çalışan bir annem ve çocukken menenjit geçirmiş gibi davranan bir kız kardeşim var. Sanırım normal olmamı beklemiyorsunuz. Eğer normal olmamı bekliyor ya da normal olduğumu düşünüyorsanız, siz normal değilsiniz. Yani öyle bir baba düşünün ki gece beni arıyor ve '' Flash Tv'yi açın bakın, Küçük İbo nasıl büyümüş'' diyor. Bu adam 3 gün konuşmadığımızda ''Hadi hadi söyle, neye kızdın da küstük?'' diyen bir adam. Benim babam Toyota gibi adam. O bize yetinmeyi bilmeyi öğreten, varken var demeyen, övünmemeyi ve alçak gönüllü olmayı beynimize sokan adam. Bakmayın çok rahat ve çılgın olduğuna, çok da korkardık hani. Neyse bu konuyu atlıyorum çünkü sadece babamı anlatabileceğim kadar malzeme var elimde. Adamı anlatsam roman olur..

Aslında çok da kıl kuyruğumdur.Özeleştiri yapabiliyorum çok şükür. Hatalarımın farkında varıp af da dileyebiliyorum. Yetilerim var yani :) Ama çok yüzeysel şunları sayabilirim. Alışveriş sevmem, tahammülüm yok o boyuttayım. Bir kadınla bir erkek kavga ediyorsa genelde erkeği haklı bulurum. Yaygara yapıyoruz çünkü, net. Playstation, telefon, bilgisayar, platformu farketmez oyun oynamaya bayılırım. Çocukluğum GTA da adamları yakıp rüya travmalarımla geçti.  Sabahtan akşama kadar karı kız kesip bir de eşime gösteririm. İçim de çok fesattır hani. Para sevmem, yani yaşamımı sürdürebileceğimden fazlası beni hep korkutur. Borcum olmasından nefret ederim. Biraz cimri, biraz da azıcık aşım kaygısız başımcıyımdır. Minnacık ve çok saçma şeylerden havalara uçarım. Bayram seyran sevmem, adet gelenek görenek bana uzak olsun. Evlilik üzerine yapılan ritüellerin hepsini Allah kahretsin. Ulan seviyoz be yetmiyor mu? Dümdüz sevemiyor mu insanlar? Hep Daha Fazlası- Günümüzün Sloganı.. Asla heves etmedim, asla özenmedim kimsenin hayatına. Yazdım, çizdim, boyadım, okudum, sevdim, seviştim, sokağa çıktım, yürüdüm, koştum, sarıldım, festivale, sinemaya konsere gittim, sabahtan akşama kadar dans ettim, içtim.. Ama inanın bu saydıklarımdan manevi olanlar olsa yeter. Mutlu olmayı bilmek ve sadece yapabildiklerinle mutlu olmayı başarmak, bütün mesele bu. Düz yaşayın ya, sevin sarılın öpün, görmeyin bazı şeyleri.

Atarlarıma gelelim biraz da. Hak hukuk kavramları benim için başı çeker. Tam da ülkesi değil mi hak hukuk aramanın. Ama bir insanı salak yerine koydular mı sadece kendim değil herhangi birini hiç farketmez, atarım ağır büyüktür. Bir insanı en çok ne yalnız hissettirir? En çok ne üzer? Salak yerine konulmak ve umursanmamak. Metrodaki teyzeyle kavga etmem ya da sokağın ortasında çocuğunu döven kadına verdiğim tepki gibi. 30 yaşındaki çocuğuna bebek muamelesi yapan anneye yaptığım eleştiri gibi. Patavatsızlık deyin hiç farketmez ama ben bir insana yalan söyleyip içimden giydirmektense belki bir şeyleri düşünür de hatasını anlar diye söyleyenlerdenim. Sivrisinek saz ilişkisi :)

Son olarak en büyük hayalim metro camını çekiçle kırmak, en sevdiğim yemek Adana dürüm, en büyük başarım ise yumurta taşıma yarışmasında birinci olmak.

Y'akşamlar...





7 Eylül 2016 Çarşamba

HAYAT ACIMASIZDI, OLSUNDU...

Merhaba arkadaşlar,

Biraz sitemkar bir yazı olacak ama sonu umutla bitecek.

Ben yaşamayı oldukça seven, asla karamsar olmayan, sürekli gülücükler saçan, kriz anlarında çözümlemeyi iyi bilen ve o anları bile inanılmaz pozitif bir şekilde atlatan bir insandım. Aslında hala biraz öyleyim ama en başta kendim görüyorum kendimdeki değişimleri. Bu bir olgunlaşma belirtisi değil, bu tamamen gördüklerimden, duyduklarımdan gelen bir şey. Bakın yaşadıklarımdan demiyorum çünkü yazacağım şeyleri ben yaşamadım, buna rağmen bu kadar karamsarım. Yaşayanları, yaşayanların ailelerini, yaşayanların sevdiği kadını ya da adamı düşünemiyorum bile. Hayatımda ilk kez empati yapamıyorum, eksik kalıyor bir şeyler. Yarıda kalıyor kendimi yerlerine koymalarım.

Her gün binlerce insan ölüyor, yüzlerce kadın tecavüze uğruyor, yüzlerce asker şehit oluyor, savaş çıkıyor, insanlar evlerini akrabalarını ölü bırakarak arkalarına bile bakmadan başka yere gitmek zorunda kalıyor. Ha insanoğlu gariptir ki hiç bir şey yaşanmamış gibi inanılmaz çabuk adapte oluyorlar gittikleri yerlere.  Süslü cümleler kuramıyorum, tamamen yüreğimle yazıyorum. Vicdanımla başbaşa kalıyorum bir çok zaman, bu kadar kolay mı diye. Ama sanırım artık her şey bu kadar kolay.

Bir adam düşünün. Evde karısına, kız çocuklarına hiç bir konuda izin vermiyor. İzin vermediği şeyleri yaptıklarında da kızıyor, bağırıyor, hatta dövüyor. O kadının günahı neydi? Bilse o adamla evlenir miydi? Bu sorulara zaten hiç girmiyorum ama devir böyle bir devir. Neyse geri dönelim. Aynı adam hani kızına etek giydirmiyordu ya, sokağa çıkıyor ve gördüğü her kadına dikiyor gözlerini, açık ya da kapalı giyinsin hiç önemli değil. E ulan hani Müslüman'dın. Senin ailen yapamazdı. O zaman sen de ona göre davran. Tövbe de bakmam de. Bana ters de. Bakın buna bile saygı duyacak durumdayım. O karıya kıza bakan adam sonra da ''eee giymeseydi, ben napayım'' diyor. Sana mı soracak şerefsiz? Ona annesi, babası, eşi karışmıyorken sana mı soracak ne giyeceğini. Kendini iyi hissediyor diye bu kız suçlu mu oluyor şimdi? Evet suçlu oluyor. E madem suçlu, hadi o zaman tecavüz edelim. Abicim n'oluyor yaaaa, n'oluyor? Benim aklım almıyor, ileriye gittikçe rahat yaşamamız gerekirken korkarak yaşıyoruz. Aksine cesur görünmeye çalışıp daha da çaba harcıyoruz. Feminist bir yaklaşım gibi görünebilir ama değil. Aksine birçok şeyi eşime danışan, kafama göre iş yapmayan, erkeklere saygının üstünlüğüne inanan bir kadınım ben. Ama kadın erkek farketmez insan olan benim gibi düşünüyordur.

Gelelim bir diğer konuya. Sürekli gündemimiz savaş, sürekli askerler ölüyor, polisler ölüyor, çocuklar ölüyor, her şeyin ötesinde insan ölüyor.  Yaralanıp can çekişenler mi dersiniz, ağzı yüzü kan içinde sosyal medyada fotoğraflarını görüp içimizi dağlayanlar mı? İnanın benim yüreğim dayanmıyor. Ben duygusal bir insan değilim biliyor musunuz? Yani çok ağlarım ama duygusal kelimesini hepimiz biliyoruz. En son darbe olduğunda siyasi düşüncemiz ne olursa olsun ben hüngür hüngür ağladım. Neden ağlıyorum? Ben bu ülkede yaşayarak ağlamak zorunda değilim. Her gün katılaşmak istemiyorum, bu durumlara alışmak istemiyorum. Bu bir başkaldırı değil. Ama duyarsızlaşıyoruz. Sokakta birine bir şey olsa yardıma tenezzül etmiyoruz. Tahammül sınırımız kalmadı hiç birşeye. İnsanlığımızı kaybediyoruz. Ben mi çok karamsarım diye sorguladım kendimi geçen gün. Çünkü özüne bakarsak işim gücüm var, eşim var, ailem var, genel anlamda mutluyum. Ama ya olmayanlar? Keşke her insan biraz da onlarla aynı hayatı yaşayamayan insanları düşünse.. Keşke insanlığımızı kaybetmek yerine, kaybettiklerimizi yerine koymak için kenetlensek.. Ama yok, biz birine yardım ettiğimizde teşekkür almayan insanlar olduk. Babamın oğlu değilsin ki ben sana niye yardım edeyim demeden, tamamen yürekten gelen bir dürtüyle yardım ediyoruz. Ama karşımda bırakın teşekkür etmeyi yüzüme bakmayan insanlar var. Ulan ben de senden boynuma atlamanı beklemiyorum. Teşekkürün sende kalsın, körü körüne Allah'tan başka şeylere tapanlar biz Müslümanız diye ortada fink atıyor.Allah biliyor ya inançlıyım diye geçinen herkesin inançlı olmadığını. Ve yine Allah biliyor, sizin arkasından konuşup dedikodusunu yaptığınız ''aaa Ayşe'nin kızına bak, nasıl güzel kız olmuş, geçen bir çocukla görmüşler'' dediklerinizin özünü. Tabii bunlar genelleme, kimse birbiriyle aynı değil. Allah herkesi özene bezene yaratmış. Hatalı gördüklerinizi öyle yaratılmış sanmayın, onlar sonradan kendi kendilerini bozanlar, kendi yollarını kendi çizenler.  Konuyu aşırı dağıttım ama değinmek istediğim fakat yazarken aklıma gelmeyen bir ton şey var.

Ben ve benim gibiler bir şekilde mutlu olanlar, olmaya çalışanlar, bütün olumsuzluklara rağmen şükredip yoluna devam edenler.. Ama her insan pozitif düşünemiyor, keşke düşünebilse, maalesef. Aslında her şey güzel olacak diye inancım hala var. Ama sanki içimde melekler ve şeytanlar savaşıyor. Melekler galip geliyor hala ama korkuyorum bir gün ben de yitireceğim diye, bende de şeytanlar tahta çıkacak diye. Her yerde tahtta şeytanlar var, direniyorum, direneceğim. Ve ben eminim ki kazanan bizler olacağız. Zaman veremiyorum, kimse veremez ama iyiler eninde sonunda mutlu olurlar.

OLACAĞIZ, SABIR..








14 Temmuz 2016 Perşembe

OTOMATİK MUTLU

Yapmak çok zor, yıkmak çok kolay derlerdi hep annem babam. Ben küçüktüm anlamazdım, bir yaşa kadar hala da anlamadım. Daha doğrusu bunun yaşla alakası yok, yaşamakla alakalı, hatalarla alakalı. Seversin bozarsın, seversin kırarsın. En çok da sevdiğini kırmak acı verir zaten. Ağzınızdan çıkan her sözü dikkatle seçin derler, doğru da derler. Ama iş uygulamaya gelince dımdızlak ortada kalır, hata üstüne hata yaparız. Tek bir cümle yanlış anlaşılır ve toparlamak için debeleniriz, olmaz, elimize yüzümüze bulaşır.

Amaaa bütün bunların bir çözümü var. Relax olsak, gerçekten karşımızdaki insanları illa ki bizi kırıyormuş ya da kötü bir şey söylüyormuş gibi değerlendirmesek? Ya da art niyetle yaklaşmayıp ''belki öyle demek istememiştir'' diyebilsek ve direkt üzerine sünger çeksek? yoook olmaz, uzatmak zorundayız. Biz Türk'üz bir kere, uzatmazsak ayıp. Herşeyin en doğrusunu kendimiz biliyoruz ya hani, bizden başka kimse fikirlerimizi değiştiremez, hiç kimse bir fikir beyan edemez, açıkça ne düşündüğünü söyleyemez, her şeyin ötesinde bizi eleştiremez. Öncelikle eleştiri kabul etmeyi öğrenmemiz gerekiyor. Çünkü eleştirilere de ihtiyacımız var, kendimizi düzeltmek için.

Mesela kendinizle dalga geçin. Yani kusurlarımız elbet var, emin olun mükemmel görünen herkesin mutlaka bir kötü huyu vardır. Nasıl ki yemek,eğlence, güzellik gibi konularda zevkler hep farklıysa ve herkesi memnun etmek mümkün olmuyorsa, bu da aynı şey. Olabilir, her huyunuz mükemmel olmayabilir. Bazen kendinizi düzeltebiliyor ama bazen yerinizde sayabiliyorsunuz. Çok normal. Yani bunlara ütopik bakmamak lazım. Kendinizi sevin. Gerçekten sevin. Çünkü severseniz mutlu oluyorsunuz. Tabiki de bencillikten bahsetmiyorum ama hatalarınızı kabullenin. Düzeltmeye çalışın. Çirkin gördüğünüz yerleriniz için kompleks yapmayın. Dalga geçin hatta kendinizle.

Sitem ediyor gibiyim ama öyle değil aslında. Çok şükür mutluyum. En azından her zaman mutlaka benden daha kötü durumda olanlar olduğunu bilerek şükrediyorum. Zaten en kötü diye bir şey yoktur. Her zaman için sizden daha kötü durumda olan insanların varlığını düşünürseniz otomatik mutlu oluyorsunuz :) 


Sevgiler

E.


24 Haziran 2016 Cuma

SEVİLEN ŞARKILAR

Hayatımızda yer edinen şarkılar vardır. Hani milyon tane şarkı bilirsiniz de o yer edinenler hiç çıkmaz aklınızdan. Aynı milyonlarca insanın içinden bir kişiyi seçip onunla evlenmeniz gibi.Ya da sürüsüne bereket arkadaş olabileceğiniz insan varken, cımbızla çekip sayılı insanı hayatınıza almanız gibi. Hayır abartmıyorum, alt tarafı şarkı değil. Sonuçta hayatımızda önceliği olan şeyler varsa, bunların hepsinin bir sebebi var.

Mesela açar açar dinlerim, ''Ah Bu Şarkıların Gözü Kör Olsun'' ve ''Sorma Ne Haldeyim''i. Depresyonda değilim, sanırım hiç girmedim. Evet kötü şeyler elbet yaşadım herkes gibi ama daha kötülerinin başımıza gelebilme ihtimalini bildiğim için isyan da etmedim. Kaderimse çekerimciyim biraz ama yapacak çok da bir şey yok.

Ya da ölmeden önce dinlemek, kanlı canlı dinlemek istediğim Sezen AKSU. Bir insanın hiç mi kötü sözleri olmaz. Şarkı kendisinin olsun olmasın, icra ettiği tek bir kötü şarkı yok. Gerçi ben ölmeden önce gideceğim diyorum ama kadın ölecek ben gidesiye kadar. Mekanı cennet olur inşallah. Neyse konumuza geri dönelim. ''Sarı Odalar'', ''Vazgeçtim'' , ''Gidemem'' , ''Git'' , ''Ben Sende Tutuklu Kaldım'' gibi şarkılarıyla ciğerimizi dağlayan, zerre kadar aşk acısı olmasa bile içimizde, sanki dün sevgilimizden ayrılmışçasına bizi kahreden, ''Rakkas'' , ''Kaçın Kurası'' , ''Seni Yerler'' gibi şarkılarıyla ise n'oluyoruz be dedirten ve bir anda düğünlerde bile duyabileceğiniz ve üstüne üstüne kalkıp göbek atabileceğimiz fıkır fıkır şarkıları olan kutsal kadın..








Gelelim yabancı bebişlerime.. Şimdi şöyle ki zaten bir Madonna hayranlığım hep vardı. Hatunun enerjisi ve yaşına kıyasla çekiciliği her zaman
imrenilesi olmuştur. Aynı zamanda Gypsy
kelimesini içinde barındıran herşeye bir ilgim
var. Zaten Madonna'nın da dediği gibi Gypsy
Friends Gogol Bordello. Yemin ediyorum
belli periyotlarla dinlerim bu şarkıyı ve ciddi
anlamda keyif alıyorum. Sizin de açıp dinlemeniz için link aşağıdadır.



Açın dinleyin, eminim pişman olmayacaksınız :)
Bakın teminat veriyorum o derece yani :)

Led Zeppelin Stairway to Heaven 'a bir zıplayış yapalım. Her zaman rock dinledim ama Led Zeppelin aşırı dinlemezdim. Hala daha açıp dinlemem ama bu şarkı ciddi anlamda herkesin bilmesi gereken bir şarkı. Duygusallıktan ziyade manidar. Bakalım bilmeyenler beğenecek mi?    


Queeeeeennnnn.... Freddie Mercury. Ölüyorum, bitiyorum. Sesine, sempatikliğine, hissine, söyleyiş şekline, hareketlerine, coşkusuna, beyaz kıyafetlerine, dişlek dişlerine. Hele ki hayat hikayesini ilk okuduğumda etkilenmiştim. We Are The Champions ve We Will Rock You efsaneleri herkesin bildiği kısmı. Bir de Bohemian Rhapsody, Show Must Go On, Somebody To Love, Under Pressure dinleyin. Aman Allah'ım diyeceksiniz. En azından %80iniz :)


Aslında daha milyonlarca şarkı var yerini diğerleriyle dolduramadığımız. Ama bu yayınım müziksiz yaşayamayanlara gelsin. Sevilen şarkılarım devamı gelecek. Korkmayın sevilen filmler diye devam etmeyeceğim. Belki kitaplar, gezilen görülen yerler ama film kısmından sizi kurtardım. Zira izlediğim filmlerin %90 ında sonunu hatırlamıyorum, çünkü uyuyorum. Ve inanılmaz zevksizim. Komikse gülerim, aşksa ağlarım, korkuysa hiç izlemem :) O zaman sıradaki alkışlar kendini bilmek de güzel diyerek bana gelsin :)

Y'akşamlar


                                                                  


23 Haziran 2016 Perşembe

Neden Purple Forklift?





Merhaba,


Henüz yeni katılan fakat yıllardır yazan biri olarak, ilk ''neden purple forklift'' olduğunu açıklamak istedim.
Aslına bakarsanız en sevdiğim renk bir dönem mordu. Herkesin belli zaman dilimlerinde herhangi bir şeye takıntısı olduğu gibi benim de sürekli en sevdiğim renk değişir. Bu yüzden en sevdiğim renk diye bir şey yoktur. Bir forkliftim olsaydı kesinlikle mor olurdu. Sebebini bilmiyorum. Çocukken sevmezdim ama her şey değişiyor. Belki de sebebini bilmemek çekici kılıyordur. Hayır mor deyince insanın aklına ilk patlıcan gelir, patlıcan severim ama aşık da değilimdir. Çok fazla mor kıyafetim de yoktur. Sadece detaylarda kullanırım. Ama bir şekilde hep hayatımda ve hep çok seviyorum.


Haydi rengi geçtik. Neden forklift?


Forklift, ağır yükleri çatalları aracılığıyla kaldırmak ve özellikle bir araca ya da rafa yüklemek için kullanılan bir çeşit iş makinesidir. Yine lakaplarımdan biri olan TDK Ezgi iş başında. Babam inşaatçı değil. Ya da ailemden biri. Benim bugüne kadar traktörle kamyonla haşır neşirliğim oldu ama forklift kadar ponçik bir aracın bu kadar gerilerde kalması çok üzücü. Eskiden çalıştığım yerde sürekli olarak gördüğüm ama benim için hiç bir anısı olmayan, sadece boyutu ve işlevi kıyaslamasıyla bile hayranlık bırakan bir araç benim için. İşte bunun bile mantıklı bir açıklaması yok. Sonuç olarak mor bir forkliftim olsaydı ciddi anlamda mutlu olabilirdim. Ne taşıyacaktım kim bilir? Ama mal varlığı mı mal varlığı :)

İllaki bazı şeylerde bir sebep aramamamız lazım. O anda bize çekici gelen, bizi mutlu eden her neyse onların üzerine gitmeliyiz bence. İlginç olmaya çalışmak asla değil, ya da dikkat çekme çabası. Sadece ottan boktan mutlu olmak bu. En gereksiz, en saçma şeylerle bile havalara uçmak. Malla mülkle işi olmayan benden beklenilesi bir davranış. Küçücük renkli plastik bir hesap makinesinin verdiği mutluluğu bile veremeyen bir dünya şey varken, e haydi gülelim o zaman :)